Kadın hakları hareketi

Vitrin süsü yapılmaya pek müsait olan kadın hakları meselesi de Kemalist propaganda aygıtının malzemesi haline getirilmiştir. Resmi ideolojiye ve onun cansiperane savunucusu Kemalistlere göre, TC’den önce toplumsal alanda hiçbir varlığı olmayan, hiçbir hakkı bulunmayan, sessiz ve zavallı kadınlara seçme-seçilme hakkı başta gelmek üzere tüm hakları “bahşeden ... Kadın hareketlerinin,kısmen kendi başarılarının,kısmen ekonomik ve siyasal bunalımların sonucu tüm dünyada,özellikle batılı ülkelerde 70li yıllardaki etkinliğini yitirdiği bir konjonktürde, Türkiye kadın hareketi, günümüzün en etkin ve canlı hareketidir. Mor iğne hareketi de bu olayın devamında feminist kadınlar tarafından 2 Kasım 1989’da “Bedenimiz bizimdir, cinsel tacize hayır” sloganıyla sokakta başlattıkları en önemli kadın dayanışma eylemlerinden biri hâlini almıştır. Filiz Karakuş 2 Kasım 1989’da Kadıköy-Karaköy vapurundaydı ve elindeki mor iğneyi kaldırarak şu sözlerle başlattı bu kadın hareketini: Bugün 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü. 1934 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından kadınlara seçme ve seçilme hakkının verildiği gün. Biz de bugünde, geçmişten günümüze tarihte iz bırakan kadın hakları mücadelelerini yazdık. İkinci Meşrutiyet dönemindeki kadın hareketini andıran bu kadın hareketi, bir yandan kadın hakları için mücadele ederken, bir yandan da Türk kamusal alanına hakim olan tek-tipli yapıyı aşındırmaya çalışmaktadır. Bu kadın hareketinin taleplerini üç noktada özetlemek mümkündür: Birincisi devlet tarafından herhangi bir ... Fourier ‘e göre sosyal gelişme kadınlara daha fazla özgürlük verilerek mümkün olacaktır. Bu düşünce “Yeni Kadın Hareketleri” akımını doğurmuştur. Feminizmle ilgili yaklaşımlar 17.yüzyılda, insan hakları desteğiyle Marie Le Jars de Gourney ‘ın yazılarında ortaya çıkmıştır. 19- yüzyılın sonlarında kadınların oy verme hakkına kavuşabilmesi konusu kadın hakları hareketi için önemli bir aşama temsil etmiştir. Yeni Zelanda’da kadınlara seçme hakkı 1893 yılında, seçilme hakkı 1918′de verilmiştir. Bu yasa tüm kadınları kapsar. 1902′de Avustralya’da kadınlar seçme hakkı kazanmıştır. Enloe, Karaköy Minerva Palas’ta düzenlenen seminerde ‘Kadın hakları insan haklarıdır, bütün insan hakları da kadın haklarıdır’ dedi. ... (Ben de) hareketi 100 gün boyunca Twitter’da güncelliğini koruyarak dünya çapında bir tepki hareketine dönüştü. Dünyanın dört bir yanından onbinlerce kadın ve erkek ”MeToo ... hakları korumak, kadınların eğiti m ve kültür alanında y ükselmelerini sağlamak ve k adın ve erkeğin . ... Osmanlı Kadın Hareketi, Meti s Yayınları, İstanbul. Güzelcan Şenol S ... Kadın Hakları Hareketi ve Bir Gösterim: Suffragette. Yazar. ecesc - 21 Mayıs 2018. Suffregette, yönetmenliğini Sarah Gavron’un senaristliğini Abi Morgan‘ın yaptığı, 2015 yapımı, kadın mücadelesini ele alan tarihsel bir filmdir.

KGB Hulkı öğreniyor. Bölüm 4: Feminizm

2020.10.14 04:56 RealSikici KGB Hulkı öğreniyor. Bölüm 4: Feminizm

( Bölüm 3 için )
Feminizm, ‘erkek düşmanlığı’, ‘lezbiyenlik’ ve ‘anarşist’ olmak değildir.
Feminizm, kökeni Latinceden gelen femina kelimesinden türemiştir. Femina, Latince'de "kadın" demektir. Bu kelimeden türeyen feminizm kavramı, eşitliği ve toplumsal gruplar arasındaki farklılıkların yok edilmesini savunur. Dünyadaki kadın-erkek eşitsizliğinin bulunmasıyla birlikte, feminizm düşüncesi de kadının toplum içindeki yerini iyileştirmek olarak ortaya çıkmıştır.
Kadınların haklarını tanıyarak bu hakların korunması amacıyla eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik muhtelif ideolojiler, toplumsal hareketler ve kitle örgütlerinden oluşan hareket. Kadın hareketi doğrudan kadınları ilgilendiren ve dolaylı olarak kültürümüzü ilgilendiren konularda bilinç uyandırır. Feminizmin temel objektifleri eğitim, iş, çocuk bakımı gibi konularda eşit haklara sahip olmaktan, yasal kürtaj hakkından, kadın sağlığı konusunda ilerlemelere, tacizin ve tecavüzün engellenmesinden lezbiyen haklarına kadar uzanır.Kadınların hakları ve ilgi alanlarını konu alan heterojen konseptin belirleyicisi kadındır. Kadın ve erkek arasındaki toplumsal eşitsizliğin süregelmesi, feminizmin amacının kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesinin ve toplumda gerçek bir eşitlik durumunun sağlanmasına neden olmuştur.
"Aynı seviyede olma durumu, eşitlik, yani emansipasyon'dan anlaşılan (kadın ve erkek gibi) toplumsal gruplar arasındaki yaşam koşullarındaki eşitsizliğin asimile edilmesidir. “Eşit muamele” kavramından anlaşılan ise engelliler, hamileler gibi yaşam koşullarından muzdarip olan toplumsal grupların tüm yaşam alanlarında eşitlenmesi durumudur. Bu kavramlar, şans eşitliği ve insan haklarının temeli olan sosyal adaleti özetler.
Cinsiyet eşitliğinden ise cinsiyetlerin, tüm yaşam alanlarında gerçek bir eşitliğe sahip olmaları anlaşılır. “Emansipasyon”un asıl amacı ekonomik ve sosyal haklar, politik haklar, eşitlik ve daha da spesifikleştirilmesi gerekirse; yasadan önce eşitlik, inanç özgürlüğü, mal ve mülk sahibi olabilme özgürlüğüdür. Emansipasyon, cinsiyet yüzünden yapılan ayrıma zıt bir düşünce yapısıdır. Asıl olarak kadın ve erkek eşitliği; bugün yalın olarak “cinsiyet” kavramının kullanılmasından ise, biyolojik ve sosyal cinsiyetler arasındaki farklara girilmesini daha ayrıntılı olarak tercih eder.
Feminizm, sosyoloji, politik akım ve etik alanlarından oluşur, temeli kadın özgürlüğüne dayanmaktadır. Bazı versiyonları geçmiş ve şimdiki toplumsal ilişkilere karşı eleştireldir. Çoğu toplumsal cinsiyet ve cinselliğe ilişkin toplumsal inşa olduğuna inandıkları unsurları analiz etmeye odaklanmıştır. Yine çoğu feminist cinsiyet eşitsizliği ve kadın hakları, ilgileri ve kadın sorunlarını araştırmaya odaklanmıştır.
Feminist teori toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin doğasını anlamayı amaçlar ve toplumsal cinsiyet politikaları, iktidar ilişkileri ve cinsellik üzerine odaklaşır. Feminist hareket içinde kadın ve erkeğin eşitliğini savunan gruplar olduğu gibi kadının biyolojik ve duygusal olarak erkeğe üstün ve erkeğin "tamamlanmamış kadın" olduğunu savunan daha radikal gruplar da yer almaktadır.
Feminizm kadın- erkek eşitliğini savunur, dolayısıyla da bunu savunmanın kadın olmak gibi bir zorunluluğu olamaz. Erkekler de, tıpkı kadınlar gibi bu düşünceyi savunabilir, destekleyebilir ve sorunların çözülmesi için çaba gösterebilir. Feminizm, ezme ve ezilme ilişkisi olan ataerkil düzene karşı mücadele eder. Dolayısıyla da bu düzene dahil olan her şeye karşıdır. Feminist olmanın yalnız yaşamak, erkeklerden nefret etmek gibi koşulları yoktur. Çünkü feminizm, yalnızca bir adalet arayışıdır.
Bu tür hareketler feminizm ile hiç bir alakası yoktur.
Özet: Feminizm, erkek düşmanlığı değildir. Feminizmin karşı çıktığı nokta, ataerkil düşünce yapısıdır.
Feminizmin tarihi
Feminizm kavramı ilk olarak sosyal filozof Charles Fourier (1772–1837) tarafından ortaya atılmıştır. Fourier sosyal gelişmenin kadınlara verilecek daha fazla özgürlükle mümkün olduğunu savunmaktaydı. Bugün “Yeni Kadın Hareketleri” olarak da adlandırılmaktadır ve temelde kısmen birbiriyle iç içe kısmen de ayrı teorik yapılardan oluşmaktadır.
Feminizmin kökeni
Modern anlamda bir felsefe ve bir hareket olarak feminizmin kökeni kadının eğitimi hakkını savunan Lady Mary Wortley Montagu ve Marquis de Condorcet gibi özgür düşünürlerin de içinde yer aldığı Aydınlanma dönemine götürülmektedir. Kadınlar için ilk bilimsel topluluk Hollanda Cumhuriyetinin güneyinde yer alan bir şehir olan Middelburg'de 1785 tarihinde kurulmuştur. İngiliz kadın yazar Mary Wollstonecraft'ın feminist olarak adlandırılabilen A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Müdafaası) (1792) adlı eseri bu konuda ilk çalışmalardan biridir. Feminizm 19.yüzyılda kadınlarda adaletsiz davranıldığına ilişkin inanç arttıkça organize bir hareket hâline geldi. Feminist hareketin kökleri ilerlemeci hareket özellikle de 19.yüzyıldaki reform hareketi içinde yer almaktadır. Harekete féminisme adını veren kişi ütopyacı sosyalist Charles Fourier'dir(1837). Fourier, 1808 gibi erken bir tarihte kadın haklarının genişletilmesini tüm tüm toplumsal ilerlemenin genel prensibi olduğunu öne sürmüştür. İlk kadın hakları toplantısı New York, Seneca Falls'da 1848 yılında yapılmıştır. 1869 yılında John Stuart Mill The Subjection of Women (Kadınların Köleleştirilmesi) kitabını yayınlamıştır.
Feminazi
Feminazi, çoğunlukla radikal feministleri aşağılamak için kullanılan bir argo terimdir. Birleşik sözcük olan ve genel kullanımı feministleri aşağılama amacında olan kişilerce Nazi yandaşı benzetmesiyle"feminazi" (Nazi feminist) şeklinde kullanılır. İlk kez talk-show programında radyo ve televizyon sunucusu Rush Limbaugh tarafından kullanılmıştır.
Genellikle feminizm kavramının ne olduğunu bilmeyen kadınlara söylenen lakaptır. "Erkekleri aşağılayan, erkekler ölsün vb. gibi saçma laflar söyleyen kişi."
Örnekle: Bu ve bunun gibilere feminazi denir.
submitted by RealSikici to KGBTR [link] [comments]


2020.07.09 19:36 SBDDSB 19.yüzyılın ilk kadın hakları savunucuları

1801–1874 Juliette Adam Fransa 1836 1936 [22] 1801–1874 Jane Addams Amerika Birleşik Devletleri 1860 1935 1. Dalga feminist süfrajet, Büyük sosyal aktivist, Women's International League for Peace and Freedom başkanı [33] 1801–1874 Gertrud Adelborg İsveç 1853 1942 Öğretmen ve süfrajet [42] 1801–1874 Sophie Adlersparre İsveç 1823 1895 İsveç'te kadın hakları hareketinin en önemli öncülerinden biri [43] 1801–1874 Alfhild Agrell İsveç 1849 1923 [44] 1801–1874 Soteria Aliberty Yunanistan 1847 1929 [22] 1801–1874 Jules Allix Fransa 1818 1897 Sosyalist, erkek feminist [30] 1801–1874 Elisabeth Altmann-Gottheiner Almanya 1874 1930 Kadınların seçme hakkı [45] 1801–1874 Qasim Amin Mısır 1863 1908 Müslüman feminist, Mısır toplumunda kadın haklarının ilk savunucusu [22][46] 1801–1874 Ellen Anckarsvärd İsveç 1833 1898 Married Woman's Property Rights Association kurucularından [47] 1801–1874 Adelaide Anderson Birleşik Krallık 1863 1936 [23][23] 1801–1874 Elizabeth Garrett Anderson Birleşik Krallık 1836 1917 Feminist, süfrajet, İngiltere'de ilk İngiliz bir kadın doktor ve cerrah, ilk kadın hastane kurucularından [23][48] 1801–1874 Louisa Garrett Anderson Birleşik Krallık 1873 1943 Süfrajet [48] 1801–1874 Maybanke Anderson Avustralya 1845 1927 Süfrajet [49] 1801–1874 Susan Anthony Amerika Birleşik Devletleri 1820 1906 Süfrajet, ABD'de kadınlara oy hakkı tanınması hareketinde kilit rol üstlendi [24] 1801–1874 Lovisa Årberg İsveç 1801 1881 İsveç'teki ilk kadın doktor [50] 1801–1874 Edith Archibald Kanada 1854 1936 Süfrajet [51] 1801–1874 Concepción Arenal İspanya 1820 1893 [12] 1801–1874 Princess Louise, Duchess of Argyll Birleşik Krallık 1848 1939 Süfrajet 1801–1874 Ottilie Assing Almanya 1819 1884 [52] 1801–1874 Bibi Khanoom Astarabadi İran 1859 1921 Yazar [53] 1801–1874 Louise Aston Almanya 1814 1871 [54] 1801–1874 Hubertine Auclert Fransa 1848 1914 Feminist aktivist, süfrajet 1801–1874 Olympe Audouard Fransa 1832 1890 [33] 1801–1874 Alice Constance Austin Amerika Birleşik Devletleri 1955 Sosyalist feminist, radikal feminist [55] 1801–1874 Rachel Foster Avery Amerika Birleşik Devletleri 1858 1919 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 John Goodwyn Barmby Birleşik Krallık 1820 1881 [48] 1801–1874 Marie Bashkirtseff Ukrayna 1858 1884 Dalga feminist, Fransız feminist [33] 1801–1874 José Batlle y Ordóñez Uruguay 1856 1929 [56] 1801–1874 Anna Bayerová Çek Cumhuriyeti 1853 1924 [57] 1801–1874 Jean Beadle Avustralya 1868 1942 Feminist, sosyal görevli, siyasi eylemci 1801–1874 August Bebel Almanya 1840 1913 Komünist, erkek [24] 1801–1874 Alaide Gualberta Beccari İtalya 1868 1930 Sosyalist feminist, radikal feminist 1801–1874 Lydia Becker Birleşik Krallık 1827 1890 Süfrajet 1801–1874 Catharine Beecher Amerika Birleşik Devletleri 1800 1878 [22] 1801–1874 Alva Belmont Amerika Birleşik Devletleri 1853 1933 Süfrajet lideri, konuşmacı, yazar [22] 1801–1874 Louie Bennett İrlanda 1870 1956 Süfrajet lideri [22] 1801–1874 Ethel Bentham Birleşik Krallık 1861 1931 Yenilikçi doktor, siyasetçi ve süfrajet 1801–1874 Victoire Léodile Béra Fransa 1824 1900 [58] 1801–1874 Signe Bergman İsveç 1869 1960 1801–1874 Annie Besant Birleşik Krallık 1847 1933 Sosyalist feminist 1801–1874 Alice Stone Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1857 1950 Feminist ve gazeteci, Woman's Journal editörü, büyük kadın hakları yayıncısı [22] 1801–1874 Antoinette Brown Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1921 1969 yılında Lucy Stone ile birlikte American Woman Suffrage Association'ı kurdu 1801–1874 Elizabeth Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1821 1910 Dalga feminist [33] 1801–1874 Henry Browne Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1909 İş adamı, kölelik karşıtı, gazeteci, süfrajet lideri ve savunucusu 1801–1874 Harriot Eaton Stanton Blatch Amerika Birleşik Devletleri 1856 1940 Süfrajet [22][48] 1801–1874 Amelia Bloomer Amerika Birleşik Devletleri 1818 1894 Süfrajet, birçok kadın sorunları hakkında The Lily gazetesinde yayıncılık ve editörlük yaptı [22] 1801–1874 Barbara Bodichon Birleşik Krallık 1827 1891 [22][48] 1801–1874 Laura Borden Kanada 1861 1940 Halifax Kadın Yerel Konseyi Başkanı 1801–1874 Lily Braun Almanya 1865 1916 [22] 1801–1874 Fredrika Bremer İsveç 1801 1865 Yazar, feminist aktivist ve İsveç'te öncü kadın haklarını savunucularından [22] 1801–1874 Ursula Mellor Bright Birleşik Krallık 1835 1915 Süfrajet 1801–1874 Emilia Broomé İsveç 1866 1925 1801–1874 Antoinette Brown Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1921 [22] 1801–1874 Lady Constance Bulwer-Lytton Birleşik Krallık 1869 1923 Süfrajet 1801–1874 Katharine Bushnell Amerika Birleşik Devletleri 1856 1946 1801–1874 Josephine Butler Birleşik Krallık 1828 1906 [22] 1801–1874 Pancha Carrasco Kosta Rika 1826 1890 [22] 1801–1874 Frances Jennings Casement Amerika Birleşik Devletleri 1840 1928 Süfrajet 1801–1874 Carrie Chapman Catt Amerika Birleşik Devletleri 1859 1947 Süfrajet lider, National American Woman Suffrage Association, League of Women Voters ve International Alliance of Women'ın kurucusu ve başkanı [22][24] 1801–1874 Maria Cederschiöld Sweden 1856 1935 Süfrajet 1801–1874 William Henry Channing Amerika Birleşik Devletleri 1810 1884 Bakan, yazar 1801–1874 Mary Agnes Chase Amerika Birleşik Devletleri 1869 1963 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Ada Nield Chew Birleşik Krallık 1870 1945 Süfrajet 1801–1874 Tennessee Celeste Claflin Amerika Birleşik Devletleri 1844 1923 Süfrajet 1801–1874 Alice Clark Birleşik Krallık 1874 1934 1801–1874 Helen Bright Clark Birleşik Krallık 1840 1972 Süfrajet 1801–1874 Florence Claxton Birleşik Krallık 1840 1879 1801–1874 Voltairine de Cleyre Amerika Birleşik Devletleri 1866 1912 Bireysel feminizm, anarko-feminist [33] 1801–1874 Francis Power Cobbe İrlanda 1822 1904 1801–1874 Mary Ann Colclough Yeni Zelanda 1836 1885 Feminist, sosyal reformcu 1801–1874 Anna "Annie" Julia Cooper Amerika Birleşik Devletleri 1858 1964 Süfrajet 1801–1874 Marguerite Coppin Belçika 1867 1931 Belçikalı kadın şair, kadın hakları savunucusu 1801–1874 Ida Crouch-Hazlett Amerika Birleşik Devletleri 1870 1941 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Emily Wilding Davison Birleşik Krallık 1872 1913 Süfrajet 1801–1874 Draga Dejanović Sırbistan 1840 1871 [59] 1801–1874 Josefina Deland Sweden 1814 1890 Yazar, öğretmen, Emekli Kadın Öğretmenler Derneği'nin kurucusu 1801–1874 Maria Deraismes Fransa 1828 1894 [58] 1801–1874 Charlotte Despard née French Birleşik Krallık 1844 1939 Süfrajet 1801–1874 Jenny d'Hericourt France 1809 1875 [22] 1801–1874 Louisa Margaret Dunkley Australia 1866 1927 İşçi organizatörü 1801–1874 Marguerite Durand Fransa 1864 1936 Süfrajet 1801–1874 Friedrich Engels Almanya 1820 1895 Komünist, erkek [24] 1801–1874 Emily Faithfull Birleşik Krallık 1835 1895 1801–1874 Millicent Garrett Fawcett Birleşik Krallık 1847 1929 National Union of Women's Suffrage Societies'ın uzun süreli başkanı 1801–1874 Astrid Stampe Feddersen Danimarka 1852 1930 Kadın haklarıyla ilgili ilk İskandinav toplantıya başkanlık yaptı 1801–1874 Anna Filosofova Rusya 1837 1912 İlk Rus kadın hakları aktivisti 1801–1874 Louise Flodin İsveç 1828 1923 1801–1874 Mary Sargant Florence Birleşik Krallık 1857 1954 Süfrajet 1801–1874 Isabella Ford Birleşik Krallık 1855 1924 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Margaret Fuller Amerika Birleşik Devletleri 1810 1850 Transandantal, eleştirmen, kadınların eğitimi hakkında savunucu, Woman in the Nineteenth Century adlı eserin yazarı [24] 1801–1874 Matilda Joslyn Gage Amerika Birleşik Devletleri 1826 1898 Süfrajet,editör, yazar, organizatör [12] 1801–1874 Eliza Gamble Amerika Birleşik Devletleri 1841 1820 Kadın Hareketi fikrini ortaya atan kişi ve savunucusu [60] 1801–1874 Edith Margaret Garrud Birleşik Krallık 1872 1971 1801–1874 Désirée Gay Fransa 1810 1891 Sosyalist feminist [61] 1801–1874 Charlotte Perkins Gilman Amerika Birleşik Devletleri 1860 1935 Ekofeminist [24] 1801–1874 Wil van Gogh Hollanda 1862 1941 1801–1874 Emma Goldman Birleşik Krallık 1869 1940 Bireyci feminizm, Rus-Amerikan doğum kontrolü ve diğer kadın hakları aktivisti [22][24][33] 1801–1874 Vida Goldstein Avustralya 1869 1949 İlk Avustralyalı feminist siyasetçi, İngiliz İmparatorluğununda milli meclise seçilen ilk kadın [22] 1801–1874 Grace Greenwood Amerika Birleşik Devletleri 1823 1904 New York Times'ta çalışan maaşlı ilk kadın muhabir, sosyal reform ve kadın hakları savunucusu 1801–1874 Angelina Emily Grimké Amerika Birleşik Devletleri 1805 1879 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Bella Guerin Avustralya 1858 1923 Sosyalist feminist, Avustralya Üniversitesi'nden mezun olan ilk kadın 1801–1874 Marianne Hainisch Avusturya 1839 1936 Kadınların çalışma ve eğitim hakları savunucusu 1801–1874 Marion Coates Hansen Birleşik Krallık 1870 1947 Süfrajet 1801–1874 Jane Ellen Harrison Birleşik Krallık 1850 1928 1801–1874 Anna Haslam İrlanda 1829 1922 İrlanda'da kadın hareketinin önemli isimlerinden, Dublin Women's Suffrage Association'ın kurucusu 1801–1874 Anna Hierta-Retzius İsveç 1841 1924 Kadın hakları savunucusu ve hayırsever 1801–1874 Thomas Wentworth Higginson Amerika Birleşik Devletleri 1828 1911 Kölelik karşıtı, bakan, yazar 1801–1874 Laurence Housman Birleşik Krallık 1865 1959 Sosyalist feminist 1801–1874 Julia Ward Howe Amerika Birleşik Devletleri 1819 1910 Süfrajet, yazar, organizatör 1801–1874 Louisa Hubbard Birleşik Krallık 1836 1906 1801–1874 Aletta Jacobs Hollanda 1854 1929 [12] 1801–1874 Kehajia Kalliopi Yunanistan 1839 1905 [22] 1801–1874 Kang Youwei Çin 1858 1927 [22] 1801–1874 Abby Kelley Amerika Birleşik Devletleri 1811 1887 Süfrajet ve aktivist 1801–1874 Grace Kimmins Birleşik Krallık 1871 1954 [kaynak belirtilmeli] 1801–1874 Anna Kingsford Birleşik Krallık 1846 1888 Ekofeminist 1801–1874 Toshiko Kishida Japonya 1863 1901 [22] 1801–1874 Alexandra Kollontai SSCB 1872 1952 Sosyalist feminist [12] 1801–1874 Lotten von Kræmer İsveç 1828 1912 Barones, yazar, şair, hayırsever, Samfundet De Nio kurucusu 1801–1874 Marie Lacoste-Gérin-Lajoie Kanada 1867 1945 Süfrajet 1801–1874 Louisa Lawson Australia 1848 1920 Süfrajet, cumhuriyet yanlısı federalist, yazar ve yayıncı [12] 1801–1874 Mary Lee Avustralya, İrlanda 1821 1909 Süfrajet 1801–1874 Anna Leonowens Birleşik Krallık, Hindistan 1831 1915 Seyahat yazarı, eğitimci, sosyal aktivist 1801–1874 Fredrika Limnell İsveç 1816 1897 1801–1874 Mary Livermore Amerika Birleşik Devletleri 1820 1905 Kadın hakları gazetecisi, süfrajet 1801–1874 Belva Lockwood Amerika Birleşik Devletleri 1830 1917 [22] 1801–1874 Margaret Bright Lucas Birleşik Krallık 1818 1890 Süfrajet 1801–1874 Rosa Luxemburg Almanya 1871 1919 Sosyalist feminist 1801–1874 Christian Maclagan Birleşik Krallık 1811 1901 1801–1874 Kitty Marion Birleşik Krallık 1871 1944 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Harriet Martineau Birleşik Krallık 1802 1876 1801–1874 Eleanor Marx Birleşik Krallık 1855 1898 Sosyalist feminist 1801–1874 Rosa Mayreder Avusturya 1858 1938 [12] 1801–1874 Nellie McClung Kanada 1873 1951 Feminist ve süfrajet, The Famous Five'ın parçası 1801–1874 Helen Priscilla McLaren Birleşik Krallık 1851 1934 1801–1874 Louise Michel Fransa 1830 1905 Anarko-feminist [30] 1801–1874 Harriet Taylor Mill Birleşik Krallık 1807 1858 İlk öncü feminist [33] 1801–1874 John Stuart Mill Birleşik Krallık 1806 1873 İlk öncü [24][33] 1801–1874 Hannah Mitchell Birleşik Krallık 1872 1956 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Katti Anker Møller Norveç 1868 1945 Dalga feminist [33] 1801–1874 Agda Montelius İsveç 1850 1920 Feminist, süfrajet, Fredrika-Bremer-förbundet patronu 1801–1874 Anna Maria Mozzoni İtalya 1837 1920 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Flora Murray Birleşik Krallık 1869 1923 Süfrajet 1801–1874 Clarina I. H. Nichols Amerika Birleşik Devletleri 1810 1885 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Draga Obrenović Sırbistan 1864 1903 Kraliçe eş 1801–1874 Louise Otto-Peters Almanya 1819 1895 [62][63] 1801–1874 Emmeline Pankhurst Birleşik Krallık 1858 1928 Süfrajet kurucu ve İngiliz süfrajetin lideri [24] 1801–1874 Maud Wood Park Amerika Birleşik Devletleri 1871 1955 College Equal Suffrage League kurucusu, League of Women Voters ilk başkamo 1801–1874 Madeleine Pelletier Fransa 1874 1939 Fransız feminist, 1. Dalga feminist, sosyalist feminist [33] 1801–1874 Wendell Phillips Amerika Birleşik Devletleri 1811 1884 Kölelik karşıtı, konuşmacı, avukat 1801–1874 Jyotiba Phule Hindistan 1827 1890 [12] 1801–1874 Eugénie Potonié-Pierre Fransa 1844 1898 [30] 1801–1874 Eleanor Rathbone Birleşik Krallık 1872 1946 [12] 1801–1874 Caroline Rémy de Guebhard Fransa 1855 1929 1801–1874 Dorothy Richardson Birleşik Krallık 1873 1957 1801–1874 Edith Rigby Birleşik Krallık 1872 1948 Süfrajet 1801–1874 Sibylle Riqueti de Mirabeau Fransa 1849 1932 1801–1874 Bessie Rischbieth Avustralya 1874 1967 1801–1874 Güney Afrika Kanada 1856 1933 Kadınların oy hakkını savunan, Halifax Kadın Yerel Konseyi yönetim kurulu üyesi 1801–1874 Harriet Hanson Robinson Amerika Birleşik Devletleri 1825 1911 [24] 1801–1874 Pauline Roland Fransa 1805 1852 [33] 1801–1874 Rosalie Roos İsveç 1823 1898 Yazar, İsveç'te düzenlenen kadın hakları hareketinin öncülerinden 1801–1874 Ernestine Rose Amerika Birleşik Devletleri, Rusya-Polonya 1810 1892 Süfrajet 1801–1874 Hilda Sachs İsveç 1857 1935 Gazeteci, yazar ve feminist 1801–1874 Anna Sandström İsveç 1854 1931 Eğitim reformcusu 1801–1874 Auguste Schmidt Almanya 1833 1902 [64] 1801–1874 Olive Schreiner Güney Afrika 1855 1920 1801–1874 Rose Scott Avustralya 1847 1925 Süfrajet 1801–1874 Anna Howard Shaw Amerika Birleşik Devletleri 1847 1919 1904 ve 1915 yılları arasında National Women's Suffrage Association başkanı
1801–1874 Kate Sheppard Yeni Zelanda 1847 1934 1893 yılında kadınlar için oy hakkı kazanılmasına katkı sağladı (Kadınlara seçme hakkının verildiği ilk ülke ve ulusal seçim) [12] 1801–1874 Tarabai Shinde Hindistan 1850 1910 1801–1874 Emily Anne Eliza Shirreff Birleşik Krallık 1814 1897 İlk öncü feminist [33] 1801–1874 Eleanor Mildred Sidgwick Birleşik Krallık 1845 1936 1801–1874 Dame Ethel Mary Smyth Birleşik Krallık 1858 1944 Süfrajet 1801–1874 Anna Garlin Spencer Amerika Birleşik Devletleri 1851 1931 [24] 1801–1874 Elizabeth Cady Stanton Amerika Birleşik Devletleri 1815 1902 Sosyal aktivist, kölelik karşıtı, süfrajet, 1848 Women's Rights Convention organizagörü, National Woman Suffrage Association and the International Council of Women kurucularından [24] 1801–1874 Anna Sterky İsveç, Danimarka 1856 1939 [65] 1801–1874 Helene Stöcker Almanya 1869 1943 [63] 1801–1874 Milica Stojadinović-Srpkinja Sırbistan 1828 1878 Feminist, savaş muhabiri, yazar, şair [66] 1801–1874 Lucy Stone Amerika Birleşik Devletleri 1818 1893 Konuşmacı, National Women's Rights Convention ilk organizatörü, Woman's Journal kurucusu, ve evlendikten sonra soyadını koruyan ilk kadın Amerikalı [24] 1801–1874 Emily Howard Stowe Kanada 1831 1903 Hekim, kadınların tıbbi konulara dahil edilmesinin savunucusu, Canadian Women's Suffrage Association kurucusu
1801–1874 Helena Swanwick Birleşik Krallık 1864 1939 Süfrajet 1801–1874 Frances Swiney Birleşik Krallık 1847 1922 Süfrajet 1801–1874 Táhirih İran 1814/17 1852 Bâbî şair, ilahiyatçı ve İran'daki 19. yüzyıl kadın hakları savunucusu [12] 1801–1874 Caroline Testman Danimarka 1839 1919 Dansk Kvindesamfund kurucularından 1801–1874 Martha Carey Thomas Amerika Birleşik Devletleri 1857 1935 [22] 1801–1874 Sybil Thomas, Viscountess Rhondda Birleşik Krallık 1857 1941 Süfrajet 1801–1874 Flora Tristan Fransa 1803 1844 Sosyalist feminist [12] 1801–1874 Harriet Tubman Amerika Birleşik Devletleri 1820 1913 Dalga feminist [33] 1801–1874 Thorstein Veblen Amerika Birleşik Devletleri 1857 1929 Ekonomist, sosyolog, erkek [24] 1801–1874 Alice Vickery Birleşik Krallık 1844 1929 Hekim, doğum kontrolü destekçisi [67] 1801–1874 Beatrice Webb Birleşik Krallık 1858 1943 Sosyalist feminist 1801–1874 Ida B. Wells Amerika Birleşik Devletleri 1862 1931 Sivil haklar ve anti-linç aktivisti, süfrajet 1801–1874 Anna Whitlock İsveç 1852 1930 Feminist, süfrajet, gazeteci 1801–1874 Karolina Widerström İsveç 1856 1949 1801–1874 Frances Willard Amerika Birleşik Devletleri 1839 1898 Süfrajet ve organizatör 1801–1874 Frances Willard Amerika Birleşik Devletleri 1839 1898 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Charlotte Wilson Birleşik Krallık 1854 1944 Radikal feminist 1801–1874 Victoria Woodhull Amerika Birleşik Devletleri 1838 1927 1. Dalga feminist, süfrajet, organizatör, yenilikçi, ABD başkanlık seçimlerindeki ilk kadın [24][33] 1801–1874 Clara Zetkin Germany 1857 1933 Sosyalist feminist [24] 1801–1874 Frederick Douglass Amerika Birleşik Devletleri data-sort-value="1818"yakl. 1818 1895 Erkek süfrajet [24] 1801–1874 Caroline Kauffmann Fransa c. 1840s 1924 [22] 1801-1874 Natalie Zahle Danimarka 1827
submitted by SBDDSB to FeminismTurkey [link] [comments]


2020.07.04 03:13 osmanonurkoc Kürt sorununa dair

CUMHURİYET DÖNEMİ KÜRT RAPORLARI
PKK ile Ankara yönetimi arasındaki diyalog sürecinin başlamasıyla önemli bir dönüm noktasına gelen Kürt Sorunu’nun kökleri, PKK’nın silahlı faaliyete başladığı 1984 yılından çok daha gerilere, Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar gidiyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin en önemli odaklarından birisi olan Kürt Sorunu, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından ilk kez, bir yıl arayla çıkan Nasturi ve Şeyh Sait İsyanı’yla görünür hale geldi.
1924’te Güneydoğu Anadolu'da Süryanilerin bağımsızlık için başlattığı Nasturi isyanını, 1925’teki Kürt aşiretlerinden yaklaşık beş bin isyancının merkezi yönetime başkaldırışı takip etti. 1925’le 1937 yılı arasında yaklaşık yirmi bölgesel isyan başlatılsa da, hepsi ordu birlikleri tarafından bastırıldı ve hiçbiri, Kürt Sorunu’nun kilometre taşlarından birisi olan ve Tunceli’de resmi rakamlara göre 13 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan Dersim İsyanı kadar büyük etki oluşturmadı.
Bugün adı Tunceli olan Dersim’de yedi ay süren isyanın ardından uzun yıllar sessizliğin hakim olduğu bölgede çatışmalar, 1984 yılında faaliyete başlayan PKK’nın Eruh ve Şemdinli Baskını’yla yeniden başgösterdi. Söz konusu kırılma noktalarıyla zaman zaman siyasi çatışma düzeyinde tartışılan Kürt Sorunu, güvenliği ve askerin rolünü esas alan veya sözkonusu etnik gruba yönelik engellerin kaldırılmasını hedefleyen değişik yaklaşımlarla ele alındı.
1925 ile 1961 yılları arasında ve 1980’lerin sonundan günümüze dek sorunun çözümüne yönelik çeşitli raporlar yazıldı. Bunların belli başlıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Meclis Başkanı Abdülhalik Renda Raporu (1925) Dahiliye Vekili Cemil Uybadın Raporu (1925) Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey Raporu (1926) Vali Ali Cemal Bardakçı Raporu (1926) Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören Raporu (1930) Fevzi Çakmak Raporu (1931) Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay Raporu (1931) Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931) Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936 Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935) Umum Müfettiş Abidin Özmen Raporu (1935) İktidar Vekili Celal Bayar Raporu (1936) CHP Azınlıklar Raporu, 1940 Umum Müfettiş Avni Doğan Raporu (1943) Maliye Müfettişi Burhan Ulutan Raporu (1947) 27 Mayıs 1960 Doğu Raporu (1961) DSP Güneydoğu Raporu (1987) SHP Raporu (1990) Recep Tayyip Erdoğan Raporu (1991) MÇP Doğu Ve Güneydoğu Anadolu Raporu (1991) SHP Nevruz Raporu (1992) Adnan Kahveci Raporu (1992) ANAP Raporu (1993) TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu (1997,98) CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu (1999) Algan Hacaloğlu Raporu, 2000 DTP Siyasi Tutum Belgesi/ Demokratik Özerklik (2007) Saadet Partisi Raporu (2009) AK Parti Demokratik Açılım Kitapçığı (2010) 
Abdülhalik Renda Raporu, 1925
Dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda tarafından 1925 yılında kaleme alınan raporda, Kürtler arasında 'artan milliyetçilikten' duyulan endişe aktarılıyor. 14 Eylül 1925 tarihinde dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye sunulan rapor, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk Kürt Sorunu raporu olarak biliniyor.
Bastırılan Şeyh Sait İsyanı’nın ardından doğudaki 10’un üzerinde şehri gezerek paylaştığı izlenimler ışığında Renda, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgede 'Türkleştirme politikası' izlemenin gerektiğini savunuyor.
Kürtlerin kendi dillerini yaşatıyor olmasını milli aidiyete bir darbe olarak gören Renda, Türkçe konuşmaya 'teşvik' için bölgede Kürtçe konuşanlara işlerinde zorluk çıkarılmasını savunuyor. Dilin anahtar rolüne işaret eden rapor, devletin yaklaşımının temellerini oluşturması sebebiyle büyük önem teşkil ediyor.
Ayrıca bölgedeki gizli silahlanmanın da önüne geçilmesi gerektiğini ifade eden Renda, bölgedeki aşiretlerin de zayıflatılmasını istiyor.
Cemil Uybadın Raporu, 1925
Renda’yla birlikte Şark Islahat Planı’nın temelini oluşturan bir diğer rapor ise, aynı yıl Dahiliye Vekili Cemil Uybadın tarafından kaleme alındı.
Diyarbakır (Ergani), Mardin, Siirt, Şanlıurfa (Siverek), Tunceli (Dersim) valileriyle yaptığı görüşmelerde edindiği bilgileri temel alan Uybadın, Şey Sait isyanının bastırılması sürecinde devletin sert tutumunun asayişi sağladığı, ancak bunun halk nezdinde devlete karşı bir tepki oluşmasına sebep olduğu şeklinde bir sorun tespitinde bulunuyor. Bölgedeki Kürtçü hareketin arkasında dış güçleri gören Uybadın, sorunun sürmesinde İngiltere ve Fransa’nın rolüne işaret ediyor. Kürt hareketinin aşamalı olarak Fırat Nehri'nin doğusuna ve sınır dışına sürülmesi gerektiği görüşünde olan Uybadın, Şeyh Sait İsyanı’nda 60 bin silah toplanmasına rağmen, Dersim’de tedbir alınmadığına değiniyor.
Uybadın’ın raporunda yer verdiği Kürt Sorunu’na yönelik çözüm önerileri arasında, zorunlu iskan politikası da var. Ubaydın, 'Kürt köylerine Türkleri yerleştirmek', 'Hristiyan azınlıkları bölgeden çıkarmak', 'doğudaki nüfusun batıya göçünün özendirilmesi' ve 'sıkıyönetim ilan edilmesi' gibi politikalarla öne çıkıyor.
1925’te yazılan Abdülhalik Renda ve Cemil Ubaydın raporları; Mahmut Esat Bozkurt, Kazım Orbay, Cemil Ubaydın ve Abdülhalik Renda tarafından kaleme alınan 1925 yılı tarihli 'Şark Islahat Planı'nı şekillendirmesi açısından büyük önem taşıyor. Aynı yıl Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilerek yürürlüğe giren plan, hemen öncesinde yazılan iki raporun işaret ettiği gibi doğunun demografik yapısının değiştirilmesi, Kürtlerin doğuya yerleştirilmesini öngören iskan politikası, güvenlik odaklı olarak istihbarat ve ulaşım ağının iyileştirilmesi, güvenlik görevlilerinin, hükümet temsilciliklerin ve eğitim kurumlarının artırılması, Kürtçenin yasaklanması ve çocukların ailelerinden alınarak Türkçe eğitimi verilmesini ve Türklük propagandası yapılmasını öngörüyordu.
1921 yılından itibaren çeşitli bölgelerde güvenlikten iskan politiklarına kadar geniş yetkilerle donatılmış Umum Müfettişliklerinin varlığı, Kürt Sorunu’na yönelik bakışın geçerli olduğu dönemin anlaşılması için önemli bir ipucu niteliği taşıyor. Ulus devlet anlayışının ülke sınırındaki her bir bölgeye nüfuz etmesini hedefleyen ve Tek Partili Dönem’in bitimine kadar varlığını sürdüren bu kurumlar, söz konusu Islahat Planı’nın hayata geçmesinde önemli bir role sahipti.
Hamdi Bey Raporu, 1926
1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in raporu, Dersim bölgesindeki 'olası bir krize' ve bunu engelleyecek 'tedbirlere' odaklanıyor.
Dersim Sorunu’nun Osmanlı Dönemi’ne dayandığını söyleyen Hamdi Bey, giderek 'Kürtleştiği' gerekçesiyle umutsuzluğa kapıldığı bölgenin ancak askeri bir harekat ile 'düzene gireceği' görüşünü savunuyor.
Bölgeyi güvenlik odaklı olarak geliştirmeye yönelik, fabrika kurmak, yol yapmak gibi faaliyetleri nafile girişimler olarak gören Hamdi Bey’in raporu da kendisinden önceki raporlar gibi, hükümet politikalarını değiştirmeye yönelik özeleştiri niteliği taşımaktan çok uzak olmak ve durumu yalnızca asayiş sorununa indirgemekle eleştiriliyor.
Cemal Bardakçı Raporu, 1926
Dönemin Elazığ Valisi olan Cemal Bardakçı’yı kendisinden önce rapor kaleme alan isimlerden farklı kılan, Osmanlı İmparatoru Padişahı Yavuz Sultan Selim döneminden bu yana süregelen sorunun, bölgede devlet eliyle gerçekleşen katliamlara bağlaması. Askeri hareket yerine bölgedekilerin hükümetin iyi niyetine inandırılmasının gereğine inanan Bardakçı, çözümün Dersim’deki sosyo ekonomik sorunların bölgedeki işsizliği ve eğitimsizliği gidermek suretiyle refahı arttırmaktan geçtiğine inanıyor.
Dersim’deki temel rahatsızlıkların bölgedeki Sünnilerin Alevilere yönelik baskısı ve ‘Kürt’ diye ötekileştirmesinden geçtiğini ifade eden Bardakçı, bölgede Kürtlerin çoğunlukta olduğu bilgisinin doğru olmadığını savunuyor.
Bardakçı'ya göre, Dersimliler, öldürülmekten ve göçe tabi tutulmaktan korkuyor. Silah bırakmamalarının sebebini de devletin olası bir müdahalesine yönelik korku olarak açıklıyor.
İbrahim Tali Öngören Raporu, 1930
Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören’in, 1930 yılında rapor haline getirdiği anlatımında sertlik yanlısı ve güvenlik odaklı bir perspektifin izleri görülüyor.
Dersim’in izole edilmesi fikrine taraf olan Öngören, Elazığ’da bulundurulacak ordu birliklerinin isyan eden köyleri bombalamak, köylülerin iskan hakkını elinden almak ve bölge halkının mallarına zarar vermek suretiyle durdurulmasından yana.
Dersim’in köy ağalarının etkisi altında olduğunu altını çizen Öngören, bu kişilerin Dersim’den çıkartılıp Batı’ya göçe zorlanmasını da temel çözüm önerileri arasında sunuyor.
Fevzi Çakmak Raporu, 1931
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından ülkenin ilk Başbakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak, yazdığı Kürt Sorunu raporunda, Dersim halkını, 'eşkıyalığı alışkanlık haline getirmiş grup' olarak tanımlıyor. "Dersimliler okşanmakla kazanılmaz" sözleriyle sert tedbir yanlılığını ortaya koyan Çakmak, Hamdi Bey ve Öngören’in söylediği gibi, bölgedeki soruna, Dersimlilere yönelik zorunlu iskan politikaları ve askeri baskıyı artıran yöntemlerini çare olarak sunuyor.
Çakmak’ın 'Kürtlüğün eritilmesi gerektiğini' savunduğu bölgeye 'koloni' muamelesi yapılmasını ve burada bir koloni idaresi kurulmasının gereğini savunduğu bölüm raporun en çarpıcı bölümlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Ömer Halis Bıyıktay Raporu, 1931
Mustafa Kemal’in yanında birçok cephede savaş veren Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay, aynı dönemde konuya değinen Çakmak’ın aksine Dersimlilerin 'eşkıya' olduğu görüşünü reddediyor. Halkın zor şartlar ve ağalık boyunduruğu altında olduğunu savunan Bıyıktay, Dersim’e yapılacak Türklük ve din esaslı bir harekata karşı çıkıyor. Silah yerine serbestliğin aracılığına inanan Bıyıktay, askerin bölgeyi silahsızlaştırmak için hızlı bir çalışma yapamaması durumunda, asıl silahlı grupların güvenlik güçlerinin bulamayacağı noktalara saklanacağı ve hedefin yerli halk olacağı yönünde görüş belirtiyor.
Dersim’in vilayet olması gerektiğini savunanan Bıyıktay raporunda, bölgeye yetiştirilmiş memurların gönderilmesi, yol ve köprü inşaatlarıyla hem bölgenin gelişmesi hem de yerli halka istihdam sağlanması gibi silah içermeyen çözümlere yöneliyor.
Şükrü Kaya Raporu, 1931
Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, kendisiyle aynı dönem rapor kaleme alan pek çok ismin tersine, Dersim’e yönelik herhangi bir askeri müdahalenin gerekli olmadığını savunuyor.
Aynı zamanda eski İçişleri Bakanı olan isim, 1931 yılında yazdığı raporda, Dersim’deki sorunun devlet eliyle yaratılmış olduğunu ifade ediyor.
Kaya raporunda, pek çok isimden farklı olarak ağaların baskısı altındaki halkın topraklandırılması ve ağalara bağımlılıklarının önüne geçilmesinin gereğini savunuyor.
Yerli memurların yerine idealist görevlilerini bölgeye tayin edilmesinin gereğini savunan Kaya; yol, okul gibi bölgeyi kalkındıracak adımları da destekliyor.
Olası bir askeri harekettan önce, bölgedeki tüm silahların toplanması, aşiret reislerinin batıya göçünün sağlanması ve bölgeye sığınan kaçak mahkumların yakalanması gerektiğini savunan Kaya raporunda, çeşitli safhalardan oluşan ve yıllarca sürmesi öngörülen bir plana yer veriyor.
Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936
Dönemin Tunceli Valisi ve Dördüncü Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan, Dersim’e yönelik askeri bir operasyona destek veren isimler arasında yer alıyor.
Alpdoğan’ın 15 gün boyunca süren Umum Müfettişliği toplantısında paylaşılan raporunda Dersim’de "Hükümetin halkı Ermeniler gibi katledeceği gerekçesiyle" isyan tohumları ekildiğine yer veriliyor. Bölgedeki Türk aidiyeti kurulması ve arttırılması gerektiğini savunan Alpdoğan, bölge halkını 'dağ Türkçesi konuşan' ve 'kendisini Kürt zanneden Türkler' olarak tanımlıyor.
Alpdoğan’ın raporu, Dersim’e yönelik sert müdahalenin çıkış noktası ve hareket planı sayılabileceği için büyük önem arz eden bir metin diye tanımlanabilir.
İsmet İnönü Raporu, 1935
Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasında önemli rol oynayan ve isyanın akabinde sıkı yönetim ilan eden dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün raporunda Dersim’de olanların sorumluluğu devlet politikasıyla ilintilense de çözüm, iskan politikaları ve güvenlik tedbirlerinde aranıyor.
İnönü, bölgedeki sorunun zeminini, hükümetin halka inememesi, bölgedeki toprak ağası baskınlığı ve valilerin politika tutarsızlığı olarak görüyor. İnönü, bu değişkenlerin, Dersimli Kürtlerin soygun gibi suçlar işlediği, 'tekinsiz' bir ortam yarattığı görüşünü savunuyor.
Sorunun çözümünde asker gücünü anahtar olarak gören İnönü, bölgede 'Kürdistan kurulması tehlikesine' vurgu yapıyor. Tam da bu sebepten İnönü de kendisinden önce tespit ve çözüm önerisinde bulunan isimler gibi, bölgeye yönelik askeri operasyonların okullar yoluyla gerçekleştirilecek Türkleştirmeyle desteklenmesi gerektiğini düşünüyor.
Abidin Özmen Raporu, 1935
Umum Müfettişi Abidin Özmen, raporunda "Türk nüfusunun asimile olmasından" ve Ermenistan’daki Markist ve Leninist enstitülerde yapıldığını ifade ettiği Kürtçülükten duyduğu endişeyi dile getiriyor.
Özmen, öncüllerinden farklı olarak 'Kürtçülük' meselesini Suriye, ABD ve Rusya başta olmak üzere pek çok yabancı ülkenin desteğiyle oluşan bir sorun olarak görüyor.
Kürtlerin giderek artması endişesiyle yola çıkan isim, iskan politikaları, Türkçe eğitim, doğu bölgelerine özel öğretmenlerin gönderilmesi gibi önerilerin yanı sıra, daha önce telaffuz edilmemiş iki fikre daha yer veriyor: Türk erkeklerin Kürt kızlarıyla evlendirilmesi ve devşirme usulüyle çocukların ailelerinden alınıp ayrı yetiştirilmesi.
Sorunun çözümünün asimilasyon olduğunu savunan Özmen, raporunun sonunda meselenin zamana bırakılmamasına ve derhal çözümüne vurgu yapıyor.
Celal Bayar Raporu, 1936
Daha sonraları başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak İktisat Vekili Celal Bayar, 1936 yılında yazmış olduğu raporuyla, Kürt Sorunu’na, kısa bir süre önce bölgeyi inceleyen İnönü’den çok farklı bir tutumla yaklaşıyor. Bölgedeki sorunun vatandaşla devletin arasına girmiş olan ağalık sistemi olduğuna işaret eden Bayar, bölgede suç işleyenlere yönelik cezalandırma politikalarının kurunun yanında yaşın da yanmasına sebep olması ihtimaline değiniyor.
Doğu illerindeki otorite boşluğunun Cumhuriyet'in kuruluşunun çok öncesine dayandığını ve bu hassas soruna yönelik herhangi bir müdahalenin büyük hassasiyetle yapılması gerektiğini söylüyor.
Bölgeye deneyimli memurlar gönderilmesi gerektiğini savunan Bayar, bölgedeki ulaşım sorununun çözülmesinin öncelikli olduğunu düşünüyor. Sosyoekonomik yapının da önemine değinen iktisat vekili, köylünün toprak sahibi yapılması gerektiği ve bölgedeki ağalık sisteminin gücünün kırılması gerektiğini söylüyor.
Bayar ayrıca kendisinden önceki hiçbir raporda yer verilmeyen bir öneriyi dile getiriyor: Evlerinde çok vakit geçiren halkın el sanatlarına yönlendirilmesi. Ayrıca, henüz sanayileşmeye elverişli koşulların oluşmadığı bölgede, hayvancılık ve tarımın geliştirilmesi gerektiğine değiniyor.
CHP Azınlıklar Raporu, 1940
Yazarı ve yazılış tarihi bilinmeyen, ancak 1940 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) sunulan rapor, şimdiye kadar kaleme alınan pek çok raporla benzer bir perspektife sahip. Söz konusu rapor, Kürt Sorunu’nun çözümünde zorunlu iskan politikası ve asimilasyonla Türkleştirmenin gereğini savunuyor. Dil sorunun çözümüne öncelik verilmesi gerektiği savunulan raporda, bunun bölgeye yatılı okullar inşa edilmesi, Kürtçe bilen öğretmenlerin köy enstittülerine dahi alınmaması gibi sert çözüm önerilerine yer veriyor.
İlkokul öğretmeni yetiştirmek üzere açılmış olan Köy Enstitüleri 1940'tan 1954'e kadar faaliyet gösterdi. [AA]
Avni Doğan Raporu, 1943
Birinci Umum Müfettişi Avni Doğan, 1943 yılında hazırladığı raporu, Abdülhalik Renda ve Cemil Uybadın’ın raporlarına dayandırıyor. Doğan’ın raporundaki "Cumhuriyetin Doğu’ya yerleşmesi, medeni milletlerin Afrika’ya yerleşmesi gibidir" cümlesi metnin en çarpıcı ifadelerinden biri olarak göze çarpıyor.
Doğan'ın raporu, kısa vadede bölgeye gönderilecek memurların şartlarının iyileştirilmesi, jandarma ve güvenliğin artırılması ve okullara bölge dışından öğretmen takviye edilmesi gibi 'önleyici' önerilerden oluşuyor. Ancak Doğan, uzun vadede izlenecek yolun şiddet içermemesi gerektiğinin altını çiziyor.
Doğan’ın aktarımında bir diğer dikkat çeken bölüm ise uzun vadeli çözümlerin 60-70 yıllık bir süreci kapsadığı kısmı. Doğan, bölgedeki çözümün anahtarı saydığı Türkleştirmenin çok uzun yıllar boyunca, yumuşak bir yöntemle uygulamaya koyulmasını savunuyor.
Burhan Ulutan Raporu, 1947
Maliye Müfettişi Burhan Ulutan, 1947 yılında kaleme aldığı raporunda, sorunun çözüm aracının silahlı kuvvetler, yönteminin de şiddet olmadığının altını kesin olarak çiziyor. Sınırların değişmemesi için bölge halkıyla devlet arasında yakınlık sağlanmasını savunan Ulutan, bölgede güç sahibi olan ağaların Irak ve İran’la yakın ilişkide olmasının sınır güvenliğine büyük bir darbe olduğu görüşünü aktarıyor.
Halkın devletten güleryüz ve iyi muamele beklediğini belirten Ulutan bölgeye, 'hırsız ve zalim' memurlar yerine iyi yetişmiş görevlilerin atanmasını gerekli görüyor. Başka bir deyişle Ulutan, şiddet siyasetine son verilmesi gereğini savunuyor.
27 Mayıs Raporu, 1961
1960 Darbesi’nin etkisi altında kaleme alınmış ve dönemi içerisindeki en keskin görüşlere sahip raporun en çarpıcı yargılarından birisinin "Kürt meselesi yoktur" cümlesi olduğu söylenebilir. Rapor, Doğu’daki soruna "Kendini Kürt sanan Türklerin meselesi" diye bakıyor.
1961 yılında kaleme alınan rapor, öncüllerinden çok daha bir sert iskan politikasını savunuyor. Bölgede asimilasyon politikasına hız verilmesi gerektiğini belirten rapor, Türklerin doğuya, Kürtlerin ise batıya yerleştirilmesini gerekli görüyor. Bölgenin Irak Kürtleriyle ilişkisinin kesilmesinin önemine işaret eden rapor, fabrikalar kurulması suretiyle bölgenin ekonomik anlamda güçlendirilmesini savunuyor.
Bölgeye yatılı okullar kurulması gerektiğinin savunulduğu raporda, güvenliğin sağlanabilmesi için bölgenin ulaşım bakımından iyileştirilmesi gerekliliği aktarılıyor. Raporda, öncüllerinden farklı olarak yer alan "akademik işler" bölümü dikkat çekiyor. Bu başlık, "Kürtlerin Türk olduğunu kanıtlayan" çalışmalara öncelik verilmesini destekliyor.
DSP Güneydoğu Raporu, 1987
Demokratik Sol Parti’nin 1987 yılında yayınladığı raporun ana fikrini, parti başkanı Bülent Ecevit’in bölgedeki güvenlik sorununun ancak güvenliğin sağlanmasının yanı sıra, sosyo-ekonomik çözüm planıyla çözülebileceği görüşü net şekilde ortaya koyuyor.
Bölgedeki sorunun feodal yapıyla ilintili olduğunu savunan rapor, sıkı yönetim gibi baskıcı yöntemler yerine, bölgede her yönden iyileştirici etki sağlamanın hedeflenmesi gerektiğine işaret ediyor.
BDP İl Başkanı Çelik ve beraberindeki iki kişinin emniyetteki sorgusu sürüyor.
1984'ten bu yana Türk askeri PKK'ya karşı mücadele verdi.
SHP Raporu, 1990
Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin (SHP) 1990 yılında yayınladığı rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki sorunun ayrılıkçı silahlı grupların yanı sıra, yanlış hükümet politikaları sebebiyle artarak sürdüğü görüşünü savunuyor. Bölgedeki anadil yasağına dikkat çeken rapor, sorunların demokratik bir yöntemle çözülmek yerine, baskının arttırılması yoluna gidildiğine işaret ediyor.
Herhangi bir etnik grubun diğerine göre daha avanatajlı olmadığı bir yurttaşlık tanımının hayata geçirilmesi gerektiği savunulan rapor, çözümü ekonomi politikalarında yapılacak değişimde görüyor. Rapor, bölgesel kalkınma için orta ve uzun vadedeki hedeflerin detaylıca belirlenmesini ve özel istihdam projelerinin hayata geçirilmesini destekliyor.
Ekonominin yanı sıra, devletin 'terör örgütlerine' yönelik tutumunda değişiklik yapması gerektiği belirtilen raporda, yönetimin bölge halkını silahlı örgütlere karşı yanına çekmesi öneriliyor.
Rapor ayrıca, çözüm için anayasadan başlayarak, olağanüstü hal kanunundaki kısıtlamaların kaldırılması ve tutukluluk süre ve koşulları başta olmak üzere pek çok konuda olumlu adım atılmasını destekliyor.
Kürt Sorunu’nu daha önceki raporlardan farklı olarak güvenlik ve ekonomi alanlarının dışında da inceleyen rapor, bölge halkının anadilde konuşma ve eğitim alma gibi hakları elde etmesi gerektiğini bildiriyor.
Recep Tayyip Erdoğan Raporu, 1991
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 1991’de Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken hazırlattığı raporda, daha önce 'Şark Sorunu' diye nitelendirilen sorunun aslında 'Kürt Sorunu' olduğu tespitine yer veriyor. Sorunun çözümünde resmi ideoloji ve devletin tutumunu sorgulayan Erdoğan, Kürtlerin etnik kökenleri sebebiyle çektikleri acının teleffuz edilebilmesinin çözüme giden ilk adım olduğu görüşünde.
Kürtlere, dillerini öğrenme gibi kültürel hakların tanınması gerektiğini savunan rapor, anadilde eğitimin de önünün açılmasının gereğini vurguluyor. Raporda, Kürtlere, Türklerle ortak paydaları olan İslam üzerinden ulaşılabileceğini savunuyor.
Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye Cumhuriyeti’nden kopmak istemediğini vurgulayan rapor, çözümün şiddet ve baskıdan değil birleştirici bir tutumdan geçtiğine vurgu yapıyor.
MÇP Doğu ve Güneydoğu Anadolu Raporu, 1991
Muhafazakar Parti’nin 30 Kasım 1985 tarihinde adının değiştirmesiyle kurulan ve sekiz yıl boyunca faaliyet gösteren Milliyetçi Çalışma Partisi’nin kamuoyuyla paylaştığı tek çalışmasında PKK, ABD ve Batılı ülkelerin Anadolu’yu ele geçirmek için yarattıkları bir güç olarak görülüyor.
Doğu ve Güneydoğu’daki sorunu ekonomik olarak yorumlayan parti, raporunda, Kürt diye bir etnik kimlik ve Kürtçe diye bir dil olmadığını savunuyor.
Kürtlerin Türklerden geldiğini savunan parti, Kürt Sorunu'nu 'suni' olarak yorumluyor ve çözüm önerilerinde yalnızca ekonomiyi eleştiren bir stratejiyi hedefliyor.
Adnan Kahveci Raporu, 1992
Dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından 1988 yılında getirildiği maliye bakanlığı görevi sırasında bir rapor kaleme alan Adnan Kahveci, silahlı faaliyetlerin, demokratikleşme adı altında verilen hak ve tavizlere rağmen sona ermeyeceğini savunuyor.
Türkiye’nin gerekli demokratik olguluğa erişmediğini savunan Kahveci, "Terör ile demokratikleşmeyi birbiriyle ilişkilendirmek en büyük hatadır" diyor.
Kürtlere talep ettikleri demokratik hakların sağlanmasının mühim olduğunu söyleyen Kahveci, sıkı terör yasalarının Avrupa’nın bazı ülkelerinde olduğu gibi uygulamaya koyulması gerektiğine vurgu yaparak silahlı faaliyetle Kürtlerin taleplerini net bir biçimde ayırıyor.
Kahveci ayrıca, bölünme endişesi taşımak yerine bölgenin ekonomik olarak geliştirilmesi önerisine de yer veriyor.
SHP 'Newroz' Raporu, 1992
Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin 'Newroz Raporu', 1992 yılı Nevruz kutlamalarında, güvenlik güçlerinin sivil halka ateş açtığı olaylarla ilgili tespit ve çözüm önerisi kaynağı olarak yazıldı. Askerin tek taraflı saldırısı mı yoksa karşılıklı çatışma mı olduğu tartışmalı olayların ardından, SHP ekibi Kürtlere yönelik pek çok özgürlüğü savunan çözüm önerileri sıralıyor. Bunlar arasında, olağanüstü hal, bölge valiliği ve köy koruculuğun kaldırılmasının yanı sıra, Kürtçe öğrenmenin, Kürtçe yayın yapmanın ve demokrasiyi destekleyen bölge yönetimlerinin önünün açılmasının gereği savunuluyor. Raporda, 'propaganda suçunun' kaldırılması tavsiye ediliyor.
Rapor, devletin bölgeye yatırım yapması ve bölgedeki işsizliğe çözüm getirmesinin önemine de yer veriyor.
ANAP Raporu, 1993
Anavatan Partisi’nin, 1993 yılında kaleme aldığı Kürt Raporu, Kahveci’ye benzer şekilde 'teröre' karşı sert tedbirler alınmasını, ancak bölge halkına haklar tanınmasını savunuyor.
PKK’nın Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerinde, 1984 yılında düzenlediği saldırılar ve sonrasında, 19 Temmuz 1987 tarihinde başlatılan 'Olağanüstü Hal' uygulamasına son verilmesi gerektiğini savunuyor.
Buna karşılık parti, öncelikli saydığı güvenlik konusunda çeşitli sıkı tedbirleri destekliyor. 1993 tarihli raporda, valilere yeni yetkiler verilmesi, Güvenlik Müsteşarlığı kurulması, terörle mücadele eğitimi görmüş polis ve jandarma sayısının artırılması, PKK için özel tip cezaevleri inşa edilmesi gibi tedbir önerilerine yer veriliyor.
Refah Partisi Güneydoğu Raporu, 1994
Refah Partisi’nin 1995 seçimleri öncesi yayınladığı raporda, henüz çözülemediği belirtilen 'terör sorununa' ilişkin durum tespitleri ve çözüm önerilerine yer veriliyor.
RP’nin raporunda, olağanüstü halin kaldırılması ve istihdam sorunun çözülmesi gibi öncüllerinin de yer verdiği çözüm önerilerinin yanı sıra, Kürtçe radyo ve televizyon yayını yapılması gibi öneriler getiriliyor.
TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu, 1997-98
1997 tarihli TBMM Göç Araştırma Raporu, metnin kaleme alınışından bir yıl önce, dokuz CHP’li milletvekilinin Doğu ve Günyedoğu Anadolu bölgelerinde bazı yerleşimlerin boşaltılmasının ardındaki gerekçeleri araştırma çabasının eseri olarak ortaya çıktı.
Rapor, temel olarak 3 bin 428 yerleşim bölgesinde bulunan 57 bin 314 hanedeki, 378 bin 335 kişinin göç ettiğini ortaya koyuyor. Rapor, bu olgunun arkasında bulunan başta ekonomi ve güvenlik olan çeşitli sebeplere değiniyor.
CHP’li milletvekilleri, kaleme aldıkları metinde yerleşim birimlerinin boşaltılması uygulamasına son verilmesi, göçe tâbi tutulanlara tazminat ödenmesi, OHAL’in sona erdirilmesi ve TBMM bünyesinde kalıcı bir göç komisyonu kurulması gibi öneriler de bulunuyor.
Rapor, göçle sonuçlanan ve dönemin en önemli sorunlarından biri olan Kürt Sorunu’nun sivil irade olmadan çözülmesinin imkansız olduğu gibi tespitlerde bulunması açısından büyük önem teşkil ediyor.
CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu, 1999
CHP Merkez Yürütme Kurulu üyesi Algan Hacaloğlu’nun başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkının yaşadığı 'mağduriyetin' sebep ve çözüm önerilerine yer veriyor.
Bölgede şiddetin, eşitsizlik, hukuksuzluk ve kuralsızlığın hüküm sürdüğünün altının çizildiği raporda, 'polis devleti' görüntülerinin halk arasındaki güvensizlik ortamını körüklediği belirtiliyor. Birliğin ancak din veya ırktan bağımsız şekilde sağlanabileceğine değinen rapor, 'sosyal demokrasinin' yapıcı rolünün altını çiziyor.
Yargı sisteminde ve kanunlarda önemli değişiklikleri savunuyor ve ölüm cezasının koşulsuz olarak kaldırılması gerektiğini ifade ediyor.
Söz konusu rapor, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden (DGM), olağanüstü hal uygulamaları ve illegal istihbarat birimi diye adlandırdığı JİTEM gibi baskı aracı olan ve insan haklarına aykırı saydığı pek çok kurum ve uygulamanın sonlanması taraftarı olması açısından da önem arz ediyor.
Algan Hacaloğlu Raporu, 2000
1992 yılında insan hakları üzerine rapor yazan komisyonun başındaki isim olan Hacaloğlu, bir yıl önceki raporla büyük tutarlılıklar içeren yeni bir 'demoratikleşme' belgesine imza attı.
Çoğulcu demokrasinin hayata geçemediğini savunan rapor, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sicili, askerler ve silahlı grupların kan dökmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun hak mahrumiyeti, köy boşaltmaları uygulamalarının sürmesi ve anti-demokratik kurum ve uygulamalarının kaldırılması önerisinin yanı sıra, yeni bir anayasa yazılması tavsiyesiyle dikkat çekiyor.
DTP Siyasi Tutum Belgesi, 2007
Demokratik Toplum Partisi’nin 8 Kasım 2007 tarihinde yayınladığı belge, Kürt Sorunu’nun çözümünde Halkın Emek Partisi’nden (HEP) doğan oluşumların yayınladığı belgeler arasında en net ve detaylısı oldu. Söz konusu belge, son döneme kadar Kürt Sorunu’nun çözümü adına yapılan tartışmalarda önemli bir tez olarak karşılaşılır nitelikte.
Bunlardan birisi, belgenin önemine vurgu yaptığı 'Türkiyelilik üst kimliği' oldu. Parti, yerel yönetimleri güçlendirmeyi amaçlayan 'demokratik özerklik' fikrinin de savunucu oldu. Kültürel farklılıkların ifadesi önündeki engellerin kaldırılmasının gereğini savunan parti, bunun da sağlıktan güvenliğe toplumu ilgilendiren tüm konularla yetkilenmiş bölge meclislerinin kurularak gerçekleşeceğini söylüyor.
Öncüllerinin olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğu’da ekonomik kalkınmayı da zorunlu gören parti, göç sorununun çözümü için ekonomik alt yapının oluşturulması gerektiği yönünde görüş belirtiyor. DTP, bölgedeki refahın ancak işsizlik, eğitim, kadın ve sağlık sorunlarının çözüme ulaşmasından geçtiğini ifade ediyor.
Saadet Partisi Raporu, 2009
Milli Görüş Hareketi’nin Fazilet Partisi’nden sonra kurulan son partisi SP'nin 2009’da yayınladığı belge, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da süregelen sorunu "kirli bir oyun" olarak niteliyor ve bu sorunun acil bir şekilde çözümünün gereğini savunuyor. Kürt ve Türkler için "aynı medeniyetin varisleri" diyen parti, ırkçılık karşıtı net bir tutum sergiliyor.
Türkiye’de değişimin ancak anayasal değişiklikleri de kapsamak suretiyle gerçekleşeceği ifade edilen raporda, insan hakları da önemli yer tutuyor. Türkiye’deki hukuki uygulamalar sebebiyle 18 yaşın altındaki pek çok sayıda kişinin "terör örgütüne yardım ve yataklık" suçlamalarıyla 10 yılla yargılandıklarına değiniyor, söz konusu maddelerin derhal değiştirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Sorunun anahtarını itidalde gören SP, hükümetin daha yumuşak bir tavır ve söylem geliştirmesini, sorunun çözümünde de hükümetin değil devletin taraf alınması gerektiğini dile getiriyor. Parti her şeyden önce, Kürt Sorunu’nun demokratikleşme sorunu olarak algılanmasının iyi bir başlangıç olacağı şeklinde görüş bildiriyor.
submitted by osmanonurkoc to KGBTR [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2015.10.27 20:48 lgbtifm Turk Gay Club LGBTİ Der adı altında dernekleşti

Turk Gay Club, Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Cinsel Kimliği Kültürel Çalışmalar, Araştırma, Uygulama ve Dayanışma Derneği, LGBTİ Der adı altında 19/06/2015 tarihinde tüzel kişilik kazanarak dernekleşti.
Türkiye LGBTİ Birliğinden Burçin, Ankara Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü tarafından 06-121-017 kütük numarası verilen LGBTİ Der’i Turk Gay Club, Türkiye LGBTİ Birliği kurucusu ve LGBTİ Der yöneticisi Nikopol “Muhammed Cevat” ile konuştu.
Turk Gay Club’ın dernekleşmesi neden bu kadar uzun sürdü?
“Turk Gay Club’ı yaklaşık 10 yıl önce 2006’da kurduk. Turk Gay Club’ın dernekleşmesinin bu kadar uzun sürmesinin nedeni yeteri kadar bilgi ve birikime sahip olmadığımızı düşünmemiz ve LGBTİ bireylerin güvenini kazanmaya çalışmamızdı.”
Şu an yeteri kadar güven, bilgi ve birikime sahip olduğunuzu düşünüyor musunuz?
10 Yıllık bir yapılanma olan Turk Gay Club’ı arama motorlarında aratabilirsiniz. Turk Gay Club ile ilgili tek bir olumsuz yoruma rastlayamazsınız. İletişime ve eleştiriye de açık bir yönetime sahip olduğumuz için gelecekte alabileceğimiz eleştirileri de kendimizi geliştirmek için kullanırız zaten.
LGBTİ Der yönetim kurulunda daha önce hiçbir dernekle ilişkisi olmayan arkadaşlarımız olmasına karşın Teknik altyapı ve bilgi açısından birçok derneğin sahip olmadığı birikime sahip olduğumuzu düşünüyorum. Telefonum 7×24 saat açık ve 10 yıldır Turk Gay Club’ın anasayfasında yer alıyor. Turk Gay Club’ta 57000’in üzerinde üye var. Binlerce LGBTİ birey tarafından biliniyor ve aranıyorum.Kürtçe ve İngilizce de bildiğim için başta Doğu ve Güneydoğudan arayan LGBTİ bireylerle arkadaşça diyalogum oluyor. Kürt asıllı olduğuma sevindiklerini söylüyorlar.
LGBTİ bireylerin çok çeşitli sorunları var. Kimisi varoluşlarını henüz kabul etme aşamasındayken kimisi aileye ya da topluma kabul ettirme savaşı veriyor, iş ortamında dışlanıyorlar, zorbalıkla ve tacizle uğraşıyorlar, kendilerini birçok çevrede güvende hissetmiyorlar ve daha neler neler… En kötüsü sosyal destekten yoksun bırakılarak kendilerine zarar verecek durumlara itiliyorlar. LGBTİ derneklerine gitmemiş, kimseyle sorunlarını paylaşmamış olan LGBTİ bireylerden tutun çocuk istismarı ve ensest mağduru bireylere kadar binlerce kişiyle konuştum. Dernek çalışmalarımızı da bu görüşmeler ve tecrübelerimize dayanarak çeşitli şekillerde yürüteceğiz.
Bu derneği kurarkenki amacınız nedir?
Derneğimiz tüm dünyada süregelen eşcinsellik hareketlerinin bir uzantısı olarak, Türkiye’de heteronormaviteye karşı çıkma amacını taşıyor. İnsanların erkek/kadın olarak ikili bir düşünce sistemiyle yorumlanmasını değiştirmek istiyoruz ve LGBTİ bireylerin hem görünürlüklerini arttırarak hem de LGBTİ hakları konusunda heteroseksüellerin bilinçlenmesini sağlayarak hukuki ve sosyal kazanımlar elde etmeyi umuyoruz.
Başlangıç olarak ne tür çalışmalarınız olacak?
İlk olarak web tabanlı bazı projelerimiz var. Bu projeleri hayata geçireceğiz. Bunlardan biri http://lgbti.tv LGBTİ TV adı altında Sokak Röpörtajları, Ünlü isimler ve politikacılarla röpörtajlar, homofobi ve transfobiye karşı bazı yayınlar yapılacak. Ankara’da LGBTİ bireylerin takılabilecekleri bir cafe, En kısa zaman içinde İstanbul ve memleketim Ağrı olmak üzere Türkiyede nerdeyse tüm illerinde birer şube , en azından birer temsilcilik bulundurma gibi düşüncelerimiz var. Tabi düşüncelerimizi hayata geçirmemiz için maddi desteğe de ihtiyacımız olacak.
Turk Gay Club Twitter hesabından lgbti.com.tr linkini paylaşarak, Proje aşamasındaki LGBTİ Haber Ajansı’na ait site şeklinde paylaşımda bulundunuz. Bu projeyi biraz anlatmırsınız?
Sadece LGBTİ bireylerin çalışacakları haber ajansı gibi bir düşüncemiz de var. Türk Patent Enstütüsüne yaklaşık 6 ay önce LGBTİ markası için başvuruda bulunduk. Geçtiğimiz günlerde marka başvurumuz TPE tarafından eşcinsel hareketini temsil ettiği gerekçesiyle reddedildi. İlgili konu hakkında Türk Patent Enstütüsünde Yönetici ve Marka Uzmanları ile bir toplantımız oldu.Markayı onaydan geçirmeleri durumunda dahi Uluslararası alanda bazı örgütler tarafından da kullanıldığı için itiraz gelme olasılığının yüksek olacağı söylendi. Nitekim öyle. Bu nedenle karara itiraz etme gereği duymadık. Devlet eşcinselliği, eşcinsel bireyleri tanımaz; devletin kurumu, eşcinsel hareketi temsil ettiği gerekçesiyle LGBTİ marka başvurusunu reddeder. İlginç bir durum.
Tabi LGBTİ markası TPE tarafından reddediliği için Haber Ajansı projemizi iptal etmiş değiliz. Dernekler tarafından haber ajansı faaliyetleri de yürütülebiliyor. Tüzüğümüzde de Haber ajansı kuracağımıza yönelik maddeyi dahil ettik. LGBTİ Der altında sadece LGBTİ bireylerin çalışacağı bir haber ajansı kurma gibi bir durum da söz konusu.
Turk Gay Club olarak, herhangi bir partiye destek vermediğiniz biliniyor. LGBTİ Der’in duruşu da aynı şekilde mi olacak?
Evet ama Dernek yönetimi altında siyasi komisyonlar olacak. Siyaset üzeri bir politika izleyeceğiz. Mecliste yer alan partiler adına birer komisyon LGBTİ Der’de olacak. Mecliste bulunan partiler, Ak Parti, CHP, MHP ve HDP LGBTİ FM komisyonları. Gerçekten o partileri destekleyen LGBTİ bireylerden oluşan birer komisyon kuracağız. Bununla ilgili çalışmalarımız da başlamış durumda.
submitted by lgbtifm to lgbtifm [link] [comments]


Bu 3 Şeyi Yapan Kadın Allah Tarafından Lanetlenir ve ... Perulu kadınlar şiddete karşı 'yeter' dedi İnsan hakları - YouTube Kadın Hakları Ne Olacak Şimdi - Kadın Hakları Konferansı Osmanlı'da Kadın Hareketleri

Kadın Hakları İnsan Haklarıdır! - Sivil Alan

  1. Bu 3 Şeyi Yapan Kadın Allah Tarafından Lanetlenir ve ...
  2. Perulu kadınlar şiddete karşı 'yeter' dedi
  3. İnsan hakları - YouTube
  4. Kadın Hakları
  5. Ne Olacak Şimdi - Kadın Hakları Konferansı
  6. Osmanlı'da Kadın Hareketleri
  7. Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi

Kanala destek için B.D. Ziraat Bankası IBAN: TR26 0001 0008 3755 8586 0350 01 Olympe de Gouges Meliha Varešanović Blanca Canales Sümeyra Çakır Celia Sanchez Constance Markievicz Gül Esin ... 5 Aralık dünya kadın hakları günü - Müge Anlı ile Tatlı Sert 5 Aralık 2018 - Duration: ... İlk Kadın Hareketi! - Duration: 10:18. Merve Mutlu Dorak 2,548 views. Aile içi şiddet oranının en yüksek olduğu ülkeler arasında bulunan Peru'da binlerce kadın şiddete karşı sesini yükseltmek için sokaktaydı. Güney Amerika ülkesinin başkenti Lima ... Bu 3 Şeyi Yapan Kadın Allah Tarafından Lanetlenir ve Cennetten Mahrum Olur İzlediğin için teşekkürler . Sende Aramıza katılmak için linke tıklayarak abone o... Osmanlı’da kadın hareketleri ne zaman başladı? Ankara Sosyal Bilimler Fakültesi Öğr. Üyesi Doç Dr. Emel Topçu Eksen İnsan’da cevapladı. En yeni içerikler ve güncel videolar için ... Me Too hareketi Fransa'da neden tutmadı? by +90. 11:29. Okula gidemeyen mülteci çocuklar by +90. 7:32. ... Kadın hakları aktivisti olmak Kadın cinayetlerine karşı: 'Asla yalnız ... Nuran, kocası Şakir’i kendisini aldatırken yakalar. Mahalleden bir arkadaşı Nuran'a avukat Orhan’a giderek boşanma davası açmasını ister. Bunun üzerine Şakir de dava için avukat ...